Toplumun Şehircilik Hareketi: İMECE

Seçim süreciyle birlikte yeryüzünün coğrafyası çılgınlık derecesinde değiştirilmeye ant içilmeden, şehr-i İstanbul ikiye bölünmeye çalışılmadan ve Ankara dünyanın silah üretim üssüne dönüştürülmeye çalışılmadan çok önce, Toplumun Şehircilik Hareketi İMECE’yle, kentsel dönüşüm, TOKİ’ler ve bir şehir hareketinin ütopyaları üzerine konuşmuştuk.

Melih Gökçek’in “dünyanın en büyük kentsel projesi Ankara’da gerçekleştiriliyor” diye övündüğü şu günlerde röportajı yayımlamayı uygun gördük.

Ahali: İMECE ne zaman kuruldu, kuruluşundaki temel fikirler nelerdi?

İMECE 2006 yılının sonlarında kuruldu. Kuruluşundaki temel fikirleri anlatabilmek için biraz o dönem kentsel mücadelenin durumunu da aktarmak gerekiyor. 2004 yılında İstanbul’da bir çok eski gecekondu mahallesi  kentsel dönüşüm alanı ilan edilmişti. Fakat bütünlüklü bir kentsel mücadeleden bahsetmek pek mümkün değildi. Daha çok tekil mücadelelerle yürüyen bir süreç vardı. 2006 yılında süreç, başka türlü bir mücadeleyi dayattı. Artık öncesinden çok daha farklı bir yönetim anlayışı ve TOKİ vardı karşımızda ve yıkım tehditleri iyice yoğunlaşmıştı. Bu tehditlere karşı kendiliğinden direnişler gelişmeye başlamıştı yavaş yavaş. Devrimci yapıların güçlü olduğu bir kısım mahallede daha örgütlü bir direniş söz konusu olabiliyordu tabi ki. Mahalleler de bir araya gelmeye ve toplantılar düzenlemeye başlamışlardı fakat yine de kapsayıcı bir kentsel hareketten bahsetmek mümkün değildi.

Bu süreçte, çoğunluğu şehir plancısı olan ve birbirini az çok tanıyan bir grup insan bir araya gelerek daha bütünlükçü ve kentte olup biteni büyük resim üzerinden okuyan bir yapı oluşturmanın gerekliliğini tartışmaya başladık. Kısa bir tartışma sürecinden sonra da ‘Şehirci Sensin!’ sloganıyla bir çağrı metni gönderip adını daha sonradan belirleyeceğimiz oluşumun ilk toplantısını gerçekleştirdik. Bu çağrı metninde kentleşmenin ve planlamanın uzmanlara devredilemeyecek kadar yaşamı etkileyen ve dolayısıyla tüm halkın karar verdiği bir süreç olduğu vurgulanıyordu. Esas vurgu teknik uzmanlara, özellikle şehir plancılarına idi. Bunda, o metni kaleme alanların çoğunun plancı olmasının etkisi büyük elbette. Ancak gitgide sayıları artan projeleri çizen, imza atan teknik uzmanları sermayenin mantığıyla yoğrulmuş bir meslek alanına bırakmayarak, başka bir zemin yaratma isteği de vardı.

Toplantılar yapılmaya başlayınca gelişen tartışmalarla meslek alanının dışına çıkılmaya başlandı ve bu alana dair vurgular da değişti. Meslektaş grubundan daha kapsayıcı bir birliktelik yaratmak isteği daha ağır basıyordu. İlk çağrılar yapılırken ‘Toplum İçin Şehirci Hareketi’ gibi bir imza kullanılırken ikinci toplantıda ‘Toplumun Şehircilik Hareketi’nde karar kılındı. Toplantılara katılanların neredeyse tamamının da gönlünde yatan aslında böyle bir şeydi.

Başta plancıların sayısının fazla olması, mesleki bir harekete dönüşme tehlikesini de beraberinde getirirken, yapılan işler ve söylenen sözlerle birlikte bu tehlikenin olmadığının farkına varıldı.

O dönemde farklı inisiyatifler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Gecekondu mahalleleri, ‘işgalciler’ nefreti ve karikatürize edilmiş bir gecekondu romantizmi arasına sıkışmışlıktan kurtulmaya başlamıştı. Gecekondunun bir sosyal konut biçimi olduğu ve Türkiye’nin öznel koşulları içinde üretim alanları ile birebir ilişkili olduğu artık daha fazla dile getirilir olmuştu. İMECE de bu bağlamda barınma sorununun emek mücadelesinden ayrı tutulamayacağını savunuyordu. Kentsel sorunların ayrı ayrı bölgelere ya da konulara ayrılarak çözülemeyeceğini, sorunun merkezinde neoliberal kentleşme politikalarının yer aldığını söylüyordu. Dolayısıyla kentsel sorunlara karşı da topyekun örgütlü bir mücadele hattı kurulması gerektiğini düşünüyordu. İMECE bu doğrultuda sadece kentsel dönüşüm ve yıkım konusunu kapsayan bir anlayışı değil, kentin bütününde gelişen dışlayıcı, neoliberal politikalara karşı olarak ortaya çıktı. Eylemliliğini de bu doğrultuda örgütlemeye başladı. Örneğin ilk çalışma alanlarından biri Reşitpaşa’daki körler okulunun tasfiye edilmesine karşı kentsel bir birliktelik örgütlemekti. Kentsel dönüşüme karşı mücadele eden dernekleri de diğer oluşumları da bu mücadele hattına çekebildi.

İMECE dayanışma ve kolektif çalışma ile birlikte kentte yaşadığımız sorunlara karşı çıkmayı ve üretmeyi hedefledi. Bu hedefini sadece İstanbul sınırları içinde değil diğer illerde de gerçekleştirmeye çalıştı. Herkesin şehirci olduğu şeklindeki varsayımını pratiğe döktüğü ilk etkinlikler İstanbul, İzmir ve Ankara’da, İMECE ile ortak kaygılarla ve benzer şekilde kurulan diğer yapılarla birlikte örgütlediği ‘Şehirciler Buluşuyor’ etkinlikleri oldu.

Kurulduğu ilk döneme baktığımızda,  İMECE’nin daha çok teknik bir dil üzerinden söz söylediği ve  kentlere odaklandığı görülüyor. Daha sonraları bu durum değişti. Kır ve kent mücadelelerinin birlikteliği esas alındı ve teknik dilden arınmak gerektiği tespiti yapıldı. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen foruma giden yolda düzenlenen toplantılarda da, kuruluş aşamasında oluşturulan ilkelerin teknik dilden arınmış bir politik belge şekline döndürülmesi gerektiği vurgulanmıştı. Fakat  o ilkelerde ufak eklemeler dışında bir değişiklik yapılmasına gerek olmadığı da söylendi. Yani İMECE’nin bugün temellendiği fikirler aslında o gün için de geçerli. Mücadele içinde yapılar kendilerini geliştirmek ve daha ileri bir noktadan kendilerini sürekli yeniden kurmak durumundadır. İMECE’nin de geçirdiği dönüşümü bu şekilde açıklayabiliriz.

Toplumun Şehircilik Hareketi nasıl bir mücadele hattını öngörür?

İMECE, kentsel sorunlara karşı mücadeleyi emek mücadelesinden, kır mücadelesinden, kadın mücadelesinden, LGBT mücadelesinden ayrı düşünmez. Dolayısıyla ortak bir mücadele hattının kurulmasında bu sorunları bir ortak talepler dizgesinin unsuru olarak ele alır. Kentsel sorunlara karşı yaptığı işler ve söylediği sözler de bu bağlamda kotarılıyor. Öte yandan yerel olanı genel olanla birlikte düşünmeye ve pratikleri bu şekilde hayata geçirmeye çalışır. Yıkım ve yerinden edilme ne kadar yakıcı bir sorunsa, okulların satılması, 3. köprü gibi projelerin hayata geçirilmesi, kamu arazilerinin özelleştirilmesi de  o kadar önemli sorunlardır. Çünkü bunlar bir bütünün parçalarıdır. İMECE bu sorunların birbirinden ayrı düşünülerek kısa vadeli çözümler üretilmesi yerine birleştirilerek sorunu yaratanlara, yani kenti talan edenlere karşı bir mücadele hattının örülmesini önüne koymuştur. Bu anlamda hem kent üzerine çalışan örgütlerin bir arada pratiklerini üretmesi, hem de diğer örgütlerle bir araya gelinerek eylemlilik alanlarının çoğaltılması bu hattın tanımı olabilir.

Mücadelenin ortaklaştırılması noktasında, yapılan işler başka yapılarla ortak ve kolektif bir çabanın ürünü olarak gerçekleştirilmeye çabalanıyor. Tabii bu gerçekleştirilirken ilkelerimizden de ödün vermiyoruz.

Takip ettiğimiz kadarıyla mücadele hattınızın merkezinde kent mücadelesi bağlamında kentsel dönüşüm yer alıyor. Kentsel dönüşüm olgusu Türkiye’de ne zaman başladı? Kentsel dönüşüm nasıl bir projedir?

Kentsel dönüşüm her ne kadar günümüzde gecekondu alanlarının dönüşümü olarak algılanıyor olsa da kentin bütününe yönelik oluşturulan vizyon doğrultusunda girişilen tüm hamleleri ifade eden bir kavram. Örneğin İstanbul’da Maslak-Büyükdere hattının ya da Ankara’da Eskişehir Yolu çevresinin gelişimi de kentsel dönüşüm tanımı içerisine girer. Ancak bizde kentsel dönüşüm denince gecekondu alanları ve tarihi kent merkezleri akla geliyor sadece.

Gecekondu alanlarının dönüşümünden doğru anlatacak olursak, aslında bu alanlara müdahale, gecekondu alanlarının kuruluşundan beri mevcut. 40larda Ankara’ya özel çıkan bir yasayı ya da ilk boğaz köprüsünün yapımından önce köprü projesi çerçevesinde istimlak edilecek ve yıkılacak alanlarla ilgili bir yasayı örnek gösterebiliriz. 66 yılında yürürlüğe giren Gecekondu Kanunu ise belirli araçlar tanımlayarak günümüze kadar gelen süreçteki uygulamalara kaynaklık ediyor. Bu kanunla birlikte tanımlanan Gecekondu Önleme Bölgeleri önemli bir yer teşkil ediyor kentleşme ve kentsel dönüşüm açısından. Aynı zamanda imar ıslah planları da öyle.

Bugünkü kentsel dönüşüm modelinin ilk nüveleri Ankara’da Karayalçın’ın belediye başkanlığı döneminde ortaya çıkıyor. Dikmen Vadisi’nin ilk etapları, Portakal Çiçeği Vadisi ve Büyükesat Caddesi tarafında GEÇAK (Gecekondudan Çağdaş Konuta) projesi, bu ilk örnekleri teşkil ediyor. Bunlarda kooperatif denemeleri vs. gibi o dönemin SHP’sinin içinde sosyalist unsurların bulunuyor oluşunun etkisi görülebilir. Ancak aynı zamanda bugünkü kentsel dönüşüm modelinin teorisyenliğini ve tabi ki sonrasında icrasını yapan uzmanların da  bu modellerin geliştirilmesinde parmağı var.

Bugünkü model  AKP hükümeti ile başlıyor. 1999 yılında yaşanan deprem ve 2001 yılındaki ekonomik kriz kentsel dönüşümün tetikleyicileri aslında. Dünyadaki ekonomik yapının dönüşümüne paralel olarak, ülke ekonomisinin üretimden rant ve finans ekonomisine yönelmesinin etkili mekanizmalarından birisi olarak da görülebilir kentsel dönüşüm. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin politikaları ise motor sektör inşaatın kullanılmasının bir adım daha ötesine giderek şehirlerde topyekun bir yeniden yapılanma süreci öngördü. AKP’nin acil eylem planlarında gecekondu alanlarını dönüştürmek ve dar gelirlilere ev satmak yer almaktadır. Bunun önemli gerekçelerinden biri istihdam yaratmak, diğeri ise alt gelir grubunu konut sahibi yapmak olarak sunulmaktadır. Bu projelerin arkasında kentsel arazinin artan rantı,  gecekondu alanlarının ve tarihi kent merkezlerinin çok değerli hale gelmesi yatıyor. Emek gücünü barındıran bu alanların kentin karlı yatırım alanlarına dönüştürülmesi yoluyla özel sektörün desteklenmesi AKP hükümetinin kentsel dönüşüm anlayışının temelinde yatan mantıktır. Bu alanlarda yaşayan emekçi nüfusun yerinden edilmesi pahasına hayata geçirilmesi söz konusudur.  Yaşadığımız sürecin daha önceden yaşanan gecekondu alanlarına müdahalelerden en büyük farkı belediyelerin yerel uygulamaları ölçeğinden ülke genelinde uygulanan ve hükümetçe desteklenen uygulamalara dönüşmüş olmasıdır.

2002’de iktidarı devralmasının ardından Tayyip Erdoğan, İBB Başkanı iken KİPTAŞ’ın başına getirdiği Erdoğan Bayraktar’ı TOKİ’nin başına getirdi ve muazzam yetkilerle donatmaya başladı. Bir yandan farklı yerel ya da merkezi otoritelerin yetkilerini TOKİ’ye devrederken Emlak GYO ve Arsa Ofisi gibi kuruluşları da lağvederek tüm arazi ve arsalarını ve tüm yetkilerini TOKİ’ye aktardı. Böylelikle TOKİ’nin elinde pazarlanacak oldukça fazla miktarda kamu arazisi ve  kentsel alana dilediği gibi müdahale edebileceği büyük bir yetki gücü ortaya çıktı. İşin bürokratik kısımlarını anlatmaya çok gerek var mı bilmiyoruz ama yasalar değiştirilerek hukuki zemin sağlanırken, gecekondu mahallelerinin ve en yoksulların yaşadıkları tarihi kent merkezlerinin marjinalize edilmesine yönelik de kitle iletişim araçları kullanılarak toplumsal zemin sağlanmaya çalışılıyor. Sürecin ana ayakları bunlar.

Kentsel dönüşüm projeleri içinde temelde ‘soylulaştırma’ denilen kültürel, politik ve ideolojik bir dönüşüm hedefleniyor. Bu süreçte soylulaştırılan nedir?

Soylulaştırma olarak adlandırılan dönüşüm biçimi aslında küçük emlak spekülasyonlarıyla kendiliğinden gelişen bir süreç. Soylulaştırma genelde kent merkezlerindeki yoksul bölgelere üst ve üst- orta sınıfın yerleşmesi ve oradaki gündelik yaşamı dönüştürmesiyle başlayan bir sürece verilen ad. Bu değişim konut ya da ticaret alanları için geçerli olabiliyor. Farklı kullanım biçimlerine de dönüşebiliyor. Gündelik yaşamın kültürel ve ideolojik dönüşümü burada daha önceden yaşayan insanları barınamaz hale getirirken bir yandan da emlak spekülasyonunu yaratıyor. Dolayısıyla uzun vadede kendiliğinden gelişen bir yerinden etme süreci. İstanbul’da Cihangir Mahallesi ya da Galata Kulesi çevresi örnek olarak verilebilir.

Fakat bugün kentsel dönüşüm sürece yayılan biçimlerle değil bir anda ve büyük ölçeklerde gerçekleşiyor. Soylulaştırmadan ziyade, toplumun bir kesiminin kentlerden dışlanması olarak nitelendirebiliriz bunu. Kentsel dönüşüm projeleri sonucunda ortaya çıkan projelere bakıldığında üst-orta sınıf projeler olduğu görülüyor. Buralarda yaşayanlar bu projeler bitmeden görünmez kılınıyorlar.

Kentsel dönüşüm projesi kapsamına alınan bir mahallede, yıkım süreci nasıl işliyor? (Önce mahalle boşaltılıyor mu, ev sahipleriyle anlaşma mı yapılıyor, başka hangi dinamikler işin içine giriyor?…)

Kentsel dönüşüm projesi kapsamına alınan bir mahallede öncelikle belediye ve TOKİ arasında protokol imzalanıyor. Bu protokole göre belediye mahalleliyle anlaşmak, evleri yıkmak, molozu temizlemekle görevli. TOKİ bu aşamadan sonra alanı devir alıyor. Devasa bir  emlakçı gibi ihale yoluyla alandaki inşaat işini müteahhit şirketlere bırakıyor. Buradaki en önemli sorun alanda yaşayanlarla ‘pazarlık’ mevzuu. Öncellikle projelerin tamamen tepeden inme ve alanda yaşayanlardan bağımsız olarak hazırlandığını belirtelim. Bir anda evinizin yıkılacağını ve yerine ne yapılacağını bilmediğiniz bir sürecin parçası haline geldiğinizi öğreniyorsunuz. Katılım, uzlaşma gibi kelimeler tam anlamıyla uydurmacadan ibaret. Zaten belli olan bir projenin neresine katılınabilinir ki? Uzlaşma ise sadece evlerin değeri üzerinden bir pazarlık. Ki tahmin edeceğiniz gibi para ve mülkiyet mevzuu işin içerisine girdiğinde kolektif iradenin oluşumunda önemli bir darbe alınıyor.

Bu süreçte atlanmaması gereken bir araç da imar planları. Kimi zaman belediye kimi zaman TOKİ tarafından yapılan imar planlarına göre yürütülüyor kentsel dönüşüm projeleri. Yenileme alanlarında ise planlama ve imar mevzuatı atlanarak plan yapmaya bile lüzum görülmüyor. Kentsel dönüşüm alanı ilan edilen bölgelerin genel olarak ilk örgütlenmeye başladığı dönem de imar planlarının askıya asılma dönemi. İtiraz ve dava süreçlerinde genel olarak mahallenin konuya ilişkin bilgilendirilmesi ve karşı mücadele için bir araya gelmesi sağlanıyor.

Kentsel dönüşümde ‘hak sahibi’ denilen bir statü var. Belediye alandaki hak sahiplerini mülkiyet bazlı olarak belirliyor ve bundan sonra TOKİ’nin teklifleri geliyor. Mülkün sahibi iseniz alandaki projede yer alma şansınız var, tabii size vaad edilen konutların bedelini ödeyebilirseniz. Bu bölgelerin yoksul mahalleri olduğunu göz önüne aldığınızda  bu seçenek aslında alanı bir şekilde terk edeceğinizin göstergesi. Kiracılara ise ilk projelerde hiçbir hak tanınmıyordu fakat son zamanlarda, şehrin dışındaki toplu konut alanlarından ev satın alabilme seçenekleri getirdiler.  İşin saçma tarafı eğer konut satın alabilselerdi bu insanların kiracı olarak gecekonduda yaşamayacağı gerçeğinin görmezden gelinmesi.  Sonuç olarak alandakilere önerilen; şehrin dışındaki  yalıtılmış, şehirle bağlantısı olmayan toplu konut projelerinden 15-20 seneye yayılmış geri ödemeli ev satın almak. Bunun korkunç bir seçenek olduğu Ayazma gecekondu alanından Bezirganbahçe toplu konut alanına, ya da Sulukule’den Taşoluk’a gidenlerin mağduriyetine bakınca görülebilmektedir.

Anlaşma ve yıkım iç içe geçen süreçler oluyor genelde. Anlaşma yapılırken de bireysel görüşmeleri tercih ettiklerini ve imza atanların diğer mahalle sakinlerini ikna etme süreçlerinde kullanıldıklarını biliyoruz. Anlaşan ailelerin konutlarının hemen yıkılması, mahalledeki direnci zayıflatan bir unsur. Mahalleye dozer bir kere girdi mi çıkması zor oluyor. Ankara Mamak’ta bunun örneğini yaşıyoruz. Sürecin karşı duruşu geliştirmeyi zorlayacak kadar hızlı ilerlemesi, konunun çokça stresli bir konu olması – ki bir insanın evinin yıkılması, tüm sosyal örüntülerini kaybedecek olması kolay katlanılabilir bir durum değil – , devletin farklı yollardan şiddetli müdahaleleri direnci zayıflatan etkenler olarak sıralanabilir.

Bu süreçte TOKİ’nin işlevi nedir?

Yukarıda dediğimiz gibi aracılık ya da emlakçılık olarak da nitelendirilebilecek bir işlevi var aslında. Araziyi kamu gücü ile alıyor ve sonra da satıyor, hatta pazarlayarak satıyor. Ama tüm yetkiler onda olduğu için projenin iradesini temsil ediyor aynı zamanda. Öte yandan kentsel dönüşüm projelerinin merkezi devletin eline geçmesi de ayrı bir durum. İnsanlar genelde muhatabı belediye olarak görmeye devam ediyor. Fakat aslında yetkiler ve karar alma mekanizması merkeze, yani ulaşılamayana geçmiş durumda.

TOKİ’ye ilişkin olarak kentsel dönüşüm projeleri dışındaki uygulamalara da değinmek gerekli. Başta da söylediğimiz gibi kamu arazilerinin özelleştirilmesindeki en önemli kurum TOKİ’dir. Küçük ve büyük bir çok kentte TOKİ konutlarının inşaa edildiği araziler eski kamu arazileridir. Son değişiklikler ile birlikte TOKİ’nin alışveriş merkezi dahil bir çok inşaat projesini yürütme yetkisi olduğunu hatırlamakta fayda var.

Bugün kentsel dönüşüm, sosyal, kültürel ve çevresel bir yıkıma dönüşen topyekün bir saldırı haline geldi; bunun karşısında mücadele pratikleri nasıl bir yol izleyebilir, sizin bu konuya ilişkin yaklaşımlarınız, projeleriniz nelerdir?

Öncelikle kentsel mücadelenin diğer mücadele alanlarıyla ilişkisini kurmak gerekiyor. Bu bir miktar başarılmış olsa da halen zayıf aslında bu ilişki. Hayata yapılan tüm müdahaleler bir potada eritilerek kentsel mücadeleye bu potadan çıkacak yöntem ve söylemlerle yön vermek gerekiyor. Mekana yapılan her müdahale politiktir ve gündelik hayatın dönüşümünde etkilidir. Bugün bir yanda  güvenlikli siteler ve şaşalı rezidanslar, dünyaca ünlü mimarlar tarafından tasarlanmış projeler, diğer yanda kentin çeperine itilen emekçi sınıfın yaşadığı konut alanları… Kamusal alan olarak sunulan alışveriş merkezleri, büyük ulaşım projeleri… Bunlar bizlerin hayatını dönüştüren kentsel müdahalelerdir. Kentsel dönüşüm sadece bir mahallede olan dönüşüm değildir. Kentsel dönüşüm yaşamımızın her alanı ile ilişkilidir. . Bizler bu projelere dur demeden, mekana müdahaleyi kendi irademiz altına almadan ne sağlıktan, ne eğitimden, ne işten, ne aştan bahsedebiliriz. Dolayısıyla bu alanlardaki mücadelelerin birleştirilmesi ve sadece bir karşı duruşu değil, uzun zamana yayılmış karşı bir projeyi örgütlemesi önemli.

13 Mart’ta gerçekleşen İMECE 4. YIL FORUMU’nda nasıl sonuçlar çıktı?

Öncelikle bir düzeltme yapalım. Forum 13 Mart’ta gerçekleşti ancak öncesindeki 3 aylık forum hazırlık toplantıları sürecini de biz forumun parçası olarak görüyoruz ve çıkan sonuçları da bu sürecin sonucu olarak aktarma gereği duyuyoruz.

Bu süreçte kentsel muhalefetin ve bu bağlamda İMECE’nin yaşadığı kimi sorun ve çıkmazlar tanımlanmaya ve tartışılmaya çalışıldı. Önümüzdeki döneme yönelik hangi konular çerçevesinde, nasıl bir çalışma biçimiyle hareket edilmesi gerektiği tartışıldı.

Forumda çıkan sonuçlar  İMECE’nin daha çok pratikle teori arasındaki bağı kuvvetlendirmeye odaklanması ve gerçek ve doğru bilginin yaygınlaştırılması noktasında çaba harcaması yönünde oldu diyebiliriz. İMECE daha önce de bu çaba içindeydi ancak ‘her yere’ yetişmeye çalışmak odaklanmayı güçleştiriyor. Mücadele eden aktörler çeşitlendikçe yapılar arasında da böyle bir işbölümü kaçınılmaz görünüyordu.

Bunlarla birlikte, ortak mücadele hattının kurulması noktasında, farklı alanlarda mücadele eden yapılarla ortak talepler etrafında kolektif eylemliliklere girişmek ve sahici birliktelikleri alanda ve eylemler üzerinden kurmak gibi bir sonucun da bu süreçten çıktığını söyleyebiliriz.

Önümüzdeki hafta yapacağımız forum değerlendirme toplantısında forumda yapılan tartışma ve getirilen öneriler doğrultusunda, yürütülecek çalışmalara yönelik bir program çıkarmayı umuyoruz.

 

http://www.ahaligazetesi.org/2011/06/toplumun-sehircilik-hareketi-imece-roportaj/